|
KUANTUM
FİZİĞİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Kuantum
dünyasına girmek isteyen kişi, makro-âleme ilişkin bütün mantık,sezgi ve
bilgilerini bir kenara bırakmak zorunda. Çünkü bu iki âlem tamamen farklı ve
burada taneciklerin, Güneş etrafında dönen bir gezegenden farklı olarak,
izlediği belli bir yol ve işgal ettikleri belli bir konum yok. Tanecikler aynı
anda birçok yerde bulunabilirler.
Klasik
fizik geçmişte Batıdaki "evren" görüşüne cevap verebiliyordu. Zira ne makro
kozmos, ne mikro kozmos kavramları oluşmuştu. Atom, proton, kuvark, galaksi veya
evrensel çekim gibi konular söz konusu değildi. Modern fizikteki gelişmeler ise,
birbirinden çok farklı iki dünyanın birlikte varolduğunu ve varlıklarını
birlikte devam ettirdiklerini ortaya koydu. Bir yandan bizi çevreleyen
bildiğimiz dünya: taşlar, ağaçlar, yıldızlar, kısacası makroskopik ölçekteki
evren (bu evren klasik fizik tarafından tanımlanmıştı zaten). Diğer yanda,
kuantum fiziğinin kanunları ile târif etmeye çalıştığımız atomların ve atom altı
taneciklerin mikroskobik dünyası.
Her ne
kadar makroskobik dünya da atom ve taneciklerden oluşuyor ise de, kuantum
dünyasına girmek isteyen kişi, makro-âleme ilişkin bütün mantık, bilgi ve
sezgilerini bir kenara bırakmak zorunda. Çünkü bu iki âlem tamamen farklı ve
burada taneciklerin, Güneş etrafında dönen bir gezegenden farklı olarak,
izlediği belli bir yol ve işgal ettikleri belli bir konum yok. Tanecikler aynı
anda birçok yerde bulunabilirler. Yani ölçeğin farklılaşmasıyla maddenin
davranışı oran değil, mahiyet açısından değişim gösteriyor.
Büyük
ölçekli madde ile küçük ölçekli madde arasındaki bu ikiye bölünmeyi anlamak
kolay değildir. Klasik ve kuantik alanlar arasındaki sınırı çizen esrarengiz
bölgede anlaşılmayan bazı şeyler vardır. Bu karanlık no man's land bölgede ne
olmaktadır ki, tabiat kanunları ve dünyanın algılanması böyle birden değişime
uğramaktadır?
Dışarıdaki insanların gözünde kuantum fiziği esrarını koruyor. Fakat bilim
adamlarına göre hiçbir teori bu kadar faydalı olmasa gerek: nesnelerin rengini,
atomların stabilitesini, yıldızların enerjisini ve tüm kimyasal reaksiyonları
açıklama imkanı veren kuantum fiziğidir. Hiçbir teori bu denli sınanamamıştır.
Hiçbiri bu denli geniş bir alanı kapsamamaktadır (en küçük boyutlardan büyük
ölçekteki bazı kuantik olaylara kadar, süper iletkenlik gibi). Katı hal fiziği,
nükleer fizik, tanecik fiziği, elektronik, kimya ve diğerlerinin kuantik özellik
gösterdiği artık biliniyor. Ve özellikle, hiçbir teori bu denli teknik uygulama
doğurmamıştır. Aslında günlük hayatta çeşitli kuantik nesnelerden
yararlanıyoruz: lazerler, transistörler, bilgisayarlar gibi.
Sezgilerin kâr
etmediği kavramlar
Fakat
bütün başarılarına rağmen kuantum fiziği yeni tartışmaları da beraberinde
getirmektedir. İki sebepten dolayı: birincisi, kuantum fiziği kuantum dünyası
ile klasik dünya (gözle görülen bizim dünyamız) arasındaki eksik halkayı
tamamlamak istemektedir. İkinci olarak, kuantum fiziği soyut ve sezgilere aykırı
kavramları söz konusu eder. Bu kavramlar kuantum fiziğinin yorumlanmasını
özellikle hassas bir konu haline getirir. Bilim adamları her gün bu kavramlarla
karşı karşıya geliyorlarsa da, artık onlar da bir "kuantik sezgiye" sahip
olmuşlardır. Bu teoriyi konunun dışındakiler için böylesine çetin yapan husus
ise, halihazırdaki kavramlarla ifade edilemeyen, güçlü matematiksel bir
formalizme dayanmasıdır.
Bazılarına, onu vulgarize etmenin imkansız olduğunu söyleten budur. Fakat
vulgarize etmek gerektiğinde, sağduyu ve bilimsel mantığı şok eden nesneler ve
durumlar işin içine girmektedir ve bunlar bizim günlük tecrübelerimizle
çelişmektedir.
Kuantum
fiziği ne dalga ne tanecik tanır. Sadece, bazı dalga özelliklerine ve bazı
tanecik özelliklerine sahip tek bir nesneler kategorisi tanır (dalga-tanecik
ikilemi). Burada bir sebep daha ortaya çıkmaktadır: bu kuantik nesnelerin
görüntü şeklinde tahayyül edilmesi imkansızdır. Bunlar belli belirsizdir,
sınırları ve özellikleri durmadan değişmektedir. İzledikleri belli bir yol
yoktur. Çözümlenemez şekilde birbirine karışabilirler ve aynı anda birçok yerde
ve birçok halde bulunabilirler.
Süper
pozisyon (birçok hâlin aynı anda birlikteliği) sadece kuantumun bir özelliğidir.
Kuantumdaki birçok garipliğin kökeninde süper pozisyon prensibi bulunmaktadır.
Bunun anlamı şudur: bir atomun, bir taneciğin veya diğer bütün kuantik
sistemlerin karakteristik özellikleri onun "hâli" olarak adlandırılan şeyi
oluştururlar. Bir sistem için birçok mümkün hâl söz konusu olduğunda, bu
hâllerin toplamı da (yani aynı anda hepsinin birlikte varolma durumu) aynı
şekilde mümkün bir hâldir: bu taktirde sistem hâllerin üst üste çakışması (aynı
abda beraberliği) durumunda demektir. Bu temel prensip sayesindedir ki, bir
tanecik aynı anda birçok pozisyonu (konum) işgal edebilir veya bir atom bir
enerjiler süper pozisyonunda bulunabilir.
Zorluk,
diğer dünyaya, bizim makroskopik dünyamıza geçildiğinde başlamaktadır. Çünkü
hallerin süper pozisyonu (üst üste konumlanması) bizim klasik evrenimizde
düşünülemeyen kuantik bir istisnadır. Kimse bir nesneyi (meselâ bir kalemi) aynı
anda iki yerde, veya bir arabayı aynı anda iki viteste giderken görmemiştir,
göremez de. O halde, bir enerji halleri süper pozisyonunda bulunan bir atomun
enerjisini ölçmeye çalıştığımızda ne olmaktadır? Bu süper pozisyon asla
belirlenemeyecek, sadece onu teşkil eden enerjilerden biri ölçülecektir. Tıpkı
bir sihirli değnek darbesi gibi, ölçme girişimi, hâllerin süper pozisyonunun,
bir hal hariç, kaybolmasına yol açacaktır. Peki bu hangisidir? Kuantum fiziği bu
soruyu cevaplamak istemiyor. Buna karşılık, süper pozisyonu oluşturan bütün
haller içinde ölçülecek kesin hal tahmin edilemediğinden, kuantum teorisi her
hâli ölçme ihtimali vermektedir. İşte kuantum fiziği bu anlamda "ihtimalci" ve "non-determinist"
olarak nitelendirilmektedir. Klasik fizikte ise, bir sistemin geleceği prensipte
her zaman belirlenebilir kabul edilmektedir. Burada, süper pozisyon prensibini
daha iyi anlayabilmek için şöyle bir örnek verebiliriz:
Kanatları
a,b ve c şeklinde adlandırılmış olan üç kanatlı sabit bir vantilatörün çalışmaya
başladığını düşünelim. Kantların dönme hızı yavaş yavaş artacaktır. Başlangıçta
herhangi bir noktadan (bu, gözlem yaptığımız ve vantilatöre göre sabit bir
referans nokrası olabilir) her bir kanadın geçme hızını ve anını ölçebiliriz. Bu
sırada kanatların her biri müstakil ve ayrı birer parça olarak görülmektedir.
Fakat hızın maksimum olduğu anda artık tek tek kanatlardan değil, daire şeklini
almış bir görüntüden söz edilebilir (parçacık/dalga ikilemi) ve bu durumda belli
bir anda söz konusu noktadan hangi kanadın geçtiğini bilemeyiz. Her üç kanadın
geçme ihtimali aynıdır, deriz. Hatta yüksek dönme hızından dolayı, belli bir 't'
anında bu nokta üzerinde her üç kanadın da (neredeyse aynı anda)
bulunabileceğini düşünebiliriz.
Ayrıca,
teorik olarak elimizle kanatlardan birini tutmak istediğimizde (bu, kuantum
fiziğinde ölçme işlemine karşılık gelmektedir) dairevî şekil hemen ortadan
kalkar ve elimize tek bir kanat gelir (bu, sadece ölçüm veya gözlem yaptığımızda
bilinebilir olma özelliğidir ve yukarıda sözünü ettiğimiz sihirli değnek
durumudur). Fakat hangi kanadın geleceğini önceden sala bilemeyiz. Peki herhangi
bir anda dönme olayına müdahale ettiğimizde elimize gelen herhangi bir kanadın,
mesela "a" kanadının çok kısa bir zaman sonra, bir sonraki denemede gelmemesi,
yani başka bir kanadı tutmak için ne yapmamız gerekir? İşte klasik fizikten
farklı olarak bu sorunun cevabı "hiçbir şey"dir. Çünkü kanatlar çok süratli
dönmektedir ve elimizin hızı ile kanadınki karşılaştırılamayacak kadar farklı
olduğundan elimizle istediğimiz an istediğimiz kanadı tutma yeteneğinden
yoksunuzdur (klasik ölçme cihazlarıyla kuantik âlemi ölçmenin imkânsızlığı).
Şimdi buradan hareketle atom altı dünyasındaki kütle ve hız ölçülerini
düşünelim. Tanecik boyutlarının, ağırlıklarının ve bunların yaptığı periyodik
bir hareket için gereken zaman dilimlerinin çok, çok küçük, buna karşılık bu
taneciklerinin hızlarının çok yüksek olduğu (örneğin, klasik bilgilere göre, bir
elektronun atom çekirdeği saniyede bir milyon tur atması gibi) atom altı
dünyasını anlamak istediğimizde vantilatör örneği, buradaki olayların biraz daha
akla yakın hale gelmesini sağlayabilir.
İşte
kuantum fiziğinde mesele, ölçüm için iki ayrı âlemi (ölçme cihazı ile atom altı
partikülleri) bir araya getirmekten kaynaklanmaktadır. Bu iki ayrı âlem
arasındaki devasa boyut ve hız farkından dolayı, aslında ölçüm sonucunu
aldığımız an, ölçüm yaptığımız andan daha sonraki ve her şeyin hemen değiştiği
bir andır. Cihazın gösterdiği ölçüm sonucu, gösterdiği ve bizim okuduğumuz ana
ait değildir. Çünkü ölçmeye çalıştığımız partikülün hızı ve konumu her an
değişmektedir. Çünkü 1028 gram düzeyindeki kütlelerin söz konusu olduğu atom
altı dünyasında 1023 saniye mertebesindeki zaman aralıklarında (doğrudan) gerçek
ölçüm yapmak mümkün değildir.
1927'de
Alman fizikçi Werner Karl Heisenberg tarafından "dalga paketinin redüksiyon
prensibi" olarak tarif edilen, sistemin bu şekilde bir haller süper
pozisyonundan tek bir hale sıçraması için bu ölçme esnasında ne olmaktadır?
Kuantik ile klasik, gözlenen nesne ile ölçme cihazı arasındaki sınır hangi
düzeydedir? Nihayetinde söz konusu nesne atomlarından ve taneciklerinden
yapılır. Aslında bu hamur çok su götürmektedir. Bazıları dalga paketinin tek bir
hale indirgenmesini (redüksiyon) gözleme, gözlemciye, hatta Amerikalı fizikçi
Eugene Wigner'in yaptığı gibi, şuura atfetmektedir. Sayıları az olmayan diğer
bilim adamları ise esas rolün tesadüfe verilmesinden pek tatmin olmuş değiller.
Kendi ifadesiyle,"Tanrının zar attığı" düşüncesini reddeden Einstein bile
kuantum fiziğinin henüz olgunlaşmadığını, daha derin ve determinist bir temel
teori bulmak gerektiğini düşünüyordu.
"Tanecik" deney süreci dışında da
mevcut mu?
Ölçümün
getirdiği sıkıntı karşısında Amerikalı fizikçi Hugh Everett radikal bir cevap
önerdi: bir haller süper pozisyonunun tek bir hâle indirgenmesi söz konusu
değildir; fakat her biri farklı bir evrende (veya farklı
boyuttaki
âlemde) olmak üzere bütün mümkün hâllerin gerçekleşmesi söz konusudur. Aslında
bu "bir çok âlem" teorisinin de doğrulanması mümkün değildir. Çünkü sayısız
paralel evrenin kendi aralarında iletişim yoktur.
Teorinin
kurucu babalarından olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr daha temkinli, pragma
tik ve aynı zamanda derinlemesine bir konu benimsemişti. Ona göre, dalga
paketinin indirgenmesi, ölçülecek kuantik sistem ile, mecburen klasik kabul
edilen ölçüm cihazı arasıda mutlak bir sınır varsayıyordu. Yani sağlıklı bir
ölçüm mümkün olmalıydı. Burada ölçüm ayrıcalıklı bir rol oynamaktadır, çünkü
taneciğin özelliklerini sadece ölçüm belirlemektedir. Ölçüm dışında bu
özellikler tarif edilmiş değildir. Bu noktadan hareketle söylenebilir ki,
bizatihi tanecikten bahsedilmemelidir, çünkü taneciğin deney dışında da "var"
olduğu kesin değildir.
Düşünün
ki, herhangi bir cihazla taneciklerin dünyasında ölçüm yapacaksınız. Sonuçta bu
cihaz da atom ve taneciklerden yapılmış olduğundan, ölçüm zorlaşacak, hata
ihtimali artacaktır. Çünkü ölçmek istediğimiz partiküller ve hareketleri cihazın
her noktasında zaten mevcuttur. Yani cihaz, ölçüye tartıya gelmeyen kendi
değişim oranından daha küçük ölçekteki partikül ve hareketleri ölçmek
istemektedir ki, belki kendi değişimi ölçmek istediğini örtmekte,
gölgelemektedir. Bir kamyonu kantarda, bir karpuzu manav terazisinde tartmak
kolaydır. Kuyumcu terazisi birkaç gram (hatta miligram) ölçeğinde altınları
tartacağından daha hassas olması gerekir. Kütle spektrometresi ise bir çeşit
atom terazisidir. Fakat atomu oluşturan nükleon (proton, nötron) ve
elektronların tartılması, hareketlerinin, konum ve hızlarının ölçülmesi giderek
imkansızlaşmaktadır.
Kuantum
kavramları üzerinde 30'lu yıllara kadar süregelen zengin ve hareketli
tartışmalar zamanla bırakıldı. Denklemler iyi yürüyordu, geriye kılı kırk yarmak
kalıyordu. Özellikle de kuantik-klasik geçişiyle ilgili problemler konusunda.
Fakat onlarca yıl boyunca bir arpa boyu kadar bile mesafe kat edilmedi. Buna
rağmen 1935'le birlikte, Kuantum Mekaniği'nin kurucularından Erwin Schrödinger
bu gizemli "dalga paketinin indirgenmesi" fikrinin saçmalığını vurguladı.
Mantığını sonuna kadar zorlayarak meşhur "düşünce deneyi"ne baş vurdu (bu
noktada Karl Popper'in de katkıları oldu). Bu deneye göre, sıkıca kapatılmış bir
kutuya hapsedilmiş bir kedi tahayyül ediyordu. Kutuda ayrıca radyoaktif bir atom
ve zehir yayan bir cihaz bulunuyordu. Radyoaktif atom bozunduğunda, öldürücü
düzenek harekete geçiyor, zehir kutuya yayılıyor ve kedi ölüyordu.
Ortamlarının kurbanı kuantik
sistemler
Fakat
radyoaktif bozunma (desintegration) kuantik bir olaydır: yani bozunma
ölçülmedikçe atom "bozunmuş ve bozunmamış" bir haller süper pozisyonundadır.
Şu halde
kutuda zehir-atom ikilisiyle kedi-cihaz sistemi, "bozunmuş atom-ölü kedi" ve
"bozunmamış atom-canlı kedi" şeklindeki iki halin süper pozisyonunda
bulunmaktadır. Ve biz kutuyu açıp bakmadığımız müddetçe her iki hâli bir bakıma
aynı anda mevcut düşünürüz. Kısacası, ölçüm gerçekleştirilmedikçe, kedi hem ölü
hem diridir (bir futbol maçının sonucunu öğrenmediğimiz sürece zihnimizde
sürekli üç ihtimalin dolaşması gibi). Aslında bu deney pek mâkul bulunmadı,
çünkü bir kediyi bir tanecikten temelde ayıran husus anlaşılmadıkça gösterilmesi
de zordur. Bu her zamanki "kuantik-klasik sınırı" problemidir. Bu durumda hem
teori hem de deney cephesinde gelişme kaydedilmesi için 80'li yılları beklemek
gerekecekti.
1982'de
Los Alamos (ABD) Millî Laboratuarı'ndan araştırmacı Wojciech Zurek daha önce
ileri sürülmüş fakat geliştirilmemiş, basit fakat dâhiyane bir fikri yeniden ele
aldı: buna göre bir ölçümde dalga paketinin indirgenmesine yol açan şey,
sistemin çevresiyle (cihaz) olan etkileşimdir. Daha genel olarak kuantik
nesneler çevrelerinden asla tam olarak izole değildirler. Bundan, sistemle
karşılıklı etkileşime giren her şey anlaşılır: cihaz, hava molekülleri, ışık
fotonları. Öyle ki, gerçekte kuantik kanunlar nesneye ve onu çevreleyen ortamdan
oluşan bütüne uygulanmalıdırlar. Zurek çevreyle olan bir çok etkileşimin
sistemin kuantik girişimlerinde çok hızlı bir bozulmaya yol açtığını gösterdi.
Makroskobik bir nesnede meselâ bir kedi atomlardan her birinin çevresinde,
kendisiyle etkileşim yapan diğer bir çok atom bulunmaktadır. Bütün bu
etkileşimler, neredeyse aniden kaybolan bu yüzden de bütüne tesir edemeyen ve
kendinin varlığını bizim gördüğümüz şekliyle devam ettirmesini sağlayan bir
kuantik girişimler paraziti meydana getirir.
İşte
kuantum fiziğinin bizim ölçeğimize uygulanamama sebebi: sistemler asla izole
değildir (kedi ise kuantik ölçeğe göre çok büyük bir nesne olarak makroskobik
ölçekte kendisini çevreleyen ortam içinde izole bir şekilde görülür, ve çevrenin
onun üzerindeki etkileri bu ölçekte yapılan ölçüm sırasında ihmal edilecek kadar
önemsiz kalır. Meselâ kedinin ağırlığını ölçerken tüylerin üzerindeki su buharı
moleküllerini göremediğimiz gibi, bunların kedinin ağırlığına olan etkilerinin
de ihmal edilecek kadar küçük kabul edilir). Fakat atom altı dünyasında ölçüm
yaparken atomların birbirini etkiledikleri ve tek tek hiçbir atomun asla bir
kedi gibi izole olamadığı gerçeğiyle karşılaşırız. Bu fenomen fizikte "dekoherans"
olarak adlandırılır, çünkü bu, kuantik hâllerin koheransının (aralarındaki
ahengin) bozulmasıdır. Bir bakıma ölçek küçüldükçe, atom-altı etkileşimler
artacağından, sistemlerin yapı ve fonksiyon sürekliliğinin sağlanması
zorlaşmaktadır; bu da açıkça ortaya koymaktadır ki, trilyon kere katrilyon adet
atomdan müteşekkil, hem de canlı özelliği gösteren kedi gibi bir varlığın,
düzenli işleyen bir sistem olarak devamlılığı ancak her şeye Kadir , Hay, Kayyum,
Alim ve Rahim bir kuvvet Sahibi'nin yaratma ve yaşatmasıyla mümkündür (hem de
makroskobik ölçek için kalınlaşmış ülfet ve ünsiyetimizin direnemeyeceği
ölçüde).
Dekoheransın hızı sistemin bütünlüğüyle doğru orantılı olarak artar: 1027
tanecikten meydana gelen bir kedi 10-27 saniyede dekohere eder; yani kedinin
kendi formunun bozulma (ve tekrar aynı formu kazanma) zamanı çok çok küçüktür.
Bu durum hem neden asla aynı anda hem diri hem ölü kedi göremediğimizi açıklar,
hem de dekoheransın gözlenme zorluğunu. Bizim zamanı, maddeyi ve hâdiselerin en
küçük kesirleriyle ölçme ve takip etme yeteneğimiz yaratılış gayemize uygun
olarak belli bir sınıra kadardır. İşte bundan dolayı, meselâ bizim bir huzme
şeklinde gördüğümüz ışık yayılımı, aslında birbirini ışık hızıyla takip eden
foton paketçiklerinden yani aralarında madde ve zaman kesikliği bulunan
kuantlardan başka bir şey değildir. "Her nefis (her an) ölümü tadıcıdır (veya
tadıp durmaktadır)" anlamı da verilen âyet-i kerimenin işârî mânâlarından birisi
acaba, ölçemeyeceğimiz kadar küçük zaman dilimlerinde ölüp diriliyor olduğumuz
mudur? Aslında ülfetten dolayı gibi bize basit gelse de, makroskobik ölçekte bir
sistemin varlığını sürdürmesi, çok küçük zaman dilimlerinde gerçekleşen
dengeleme halleriyle 1027 atomun her an (ölçülebilecek en küçük an) kediyi
"kedi" formunda sürdürecek şekilde bir arada olması çok zordur. Çünkü bir atom
için değil, 1027 atom için her an birçok hal söz konusudur. Ehl-i keşfin,
melekut âleminin hakikatini anlatmak istercesine, "dağılmaya teşne eşya, rahmet
eli çekilse nasıl bir arada durabilir?" anlamındaki sözleri belki de bu hakikati
ifade etmektedir.
Geçmişte
Batı'nın düşünce dünyasında belli bir ağırlığı olan "Tanrı her şeyi yarattı
sonra kendi haline bıraktı, O detaylara karışmaz ve tabiata müdahale etmez"
şeklindeki çarpık anlayış, yine Batı üniversitelerinde gerçekleştirilen
çalışmalarla yerini, tam ve küllî tevhid hakikatinin görülmesine, yüksek bir
tevhid inancının gelişmesine müsait bir zemine bırakıyor. Son söz: bilimler
geliştikçe tevhid hakikati kendini daha parlak bir şekilde gösteriyor ve
gösterecek.
Kuantik bilgi
Yakın
zamanda yapılan diğer teorik araştırmalar klasik ve kuantik evrenleri uzlaştırma
çabalarını destekliyor. California Teknoloji Enstitüsü'nden Murray Gell-Mann
(1969 Nobel Fizik ödüllü) ve Santa Barbara Üniversitesi'nden James Hartle
dekoheransın zamanda geri dönüşümsüz olduğunu gösterdiler. Meselâ bir tas kahve
içinde erimiş bir şeker parçasının yeniden oluştuğu asla görülmez. Böylece
zamanın yönü bulunur (geçmişten geleceğe), halbuki o zamana değin kuantum
fiziğinde olaylar geri dönüşümlü kabul ediliyordu.
Paris IX
Üniversitesi'nden Profesör Roland Omnés ise, kuantik şekilde tecelli eden
kanunların garipliklerine rağmen (mümkün hâllerin çokluğu vs.) bizim ölçeğimizde
tek, determinist ve mükemmelen normal görünen fenomenleri spontan bir şekilde
nasıl meydana getirdiğini göstermeye, özellikle canlı sistemlerin en küçük
atom-altı birimden itibaren nasıl organize olduğuna, kâinattaki madde ve
hadiselerin mikro-âlemden itibaren bizim algılama ölçeğimize hitap edecek
şekilde nasıl yaratıldıklarına cevap getirmeye çalışıyor. Bu yüzden moleküler
biyoloji bugün daha da küçük alanlara nüfuz ediyor ve neredeyse atomik
biyolojiye dönüşme eğilimi taşıyor.
Sonuçta,
dekoherans teorisi fizikte yeni bir dönüm noktası kabul ediliyor. Fakat çözüm
çok yakın değil. Meselâ fizikçiler, bir çakıl taşının neden sert olduğunu, suyun
neden normal şartlarda 100 0C'de kaynadığını anlamak için katrilyonlarca tanecik
üzerinde hesap yapmak gerektiğini söylüyorlar.
Atom-altı
dünyasını tarif etmek için makroskopik dünyada kullandığımız bilimsel mantık ve
sağduyuyu aynıyla uyarlamanın doğru olmadığını, maddenin kütlesi, boyutu,
dolayısıyla hızının ve hareket tarzının değişmesiyle, makroskopik fizik
kanunlarının da köklü değişikliğe uğradığını, daha doğrusu makro-âlemi anlamak
için bunların kullanılamayacağını görüyoruz. Demek ki, makro-âleme inildikçe
buradaki sanat, mimarî ve işleyiş de hassas hale gelmekte, incelmekte, ilâhî
kudret bu âlemde bir başka şekilde tecelli etmektedir. Bugünün bilim adamları
laboratuarlarda öğrenmektedirler ki, kâinatta tek bir atom, tek bir atom içinde
tek bir atom-altı parçacık bile hesapsız ve başıboş değildir. Maddenin
künhündeki kudret cilvesinin ihtişamını gördüğümüzde, Allah'ın her an her şeyi
kendi takdiriyle var kılıp idare ettiğine, kâinatta O'nun ilim, kudret ve
hakimiyetinin tecelli alanı dışında küçük bir yerin ve ân'ın bile kalmadığına
olan inancımız teyit olunuyor. Geçmişte ve bugün Batı'nın düşünce dünyasında
belli bir ağırlığı olan "Tanrı her şeyi yarattı sonra kendi haline bıraktı, O
detaylara karışmaz ve tabiata müdahale etmez" şeklindeki çarpık anlayış, yine
Batı üniversitelerinde gerçekleştirilen çalışmalarla yerini, tam ve küllî tevhid
hakikatinin görülmesine, yüksek tevhid inancının gelişmesine müsait bir zemine
bırakıyor. Son söz: bilimler geliştikçe tevhid hakikati kendini daha parlak bir
şekilde gösteriyor ve gösterecek.
|
|
IŞINLAMA GERÇEK Mİ OLUYOR?
Danimarka'lı
bilim adamlarının, bilim dergisi Nature da yayınlanan deneylerinde,
"kuantum-atom ışınlaması" için uzun vadeli bir araştırmaya imza attığı
bildirildi.
Aarhus
Üniversitesi öğretim üyesi fizikçi Eugene Polzik ve meslektaşları, laboratuar
ortamında, lazer ışığı kullanarak ilk kez ''çok miktarda atomun ''aradaki
mesafeyi aşarak toplu halde taşınmalarını, ''ışınlanmalarını'' sağladı.
Daha önce
ABD'de Caltech'de, yani California Institute of Technology yüksek öğretim
kurumunda yine lazer kullanılarak birkaç atomun taşınmasının 1998'de
gerçekleştirildiği bildirilmişti.
Avusturya
Innsbruck Üniversitesi'nden fizikçi Ignacio Cirac, Danimarkalı Polzik ve
ekibinin deneyinin ileride kuantum iletişim sistemleri, kuantum hesap işlemleri
ve sonunda ışınlama yollarını da açabileceğini söyledi. Cirac, ''deney kuantum
fiziğinin gelişimi için başarıdır'' dedi.
Danimarka
ekibi, ''taşımayı'', en ufak enerji birimi kabul edilen kuantumun atom altı
kaynaştırma yöntemiyle elde etti.
Atomları
taşıma veya ışınlamada kullanılan ''Uzaktan atom sarmalaması'' kavramı için,
yani, iki veya daha fazla atom altı parçacığın fiziki temas olmadan sarmalanması
için büyük fizik alimi Albert Einstein (1979-1955), ''bir uzaklıktan hayalet
gibi eylem' tanımını kullanmıştı.
Dünya'nın
ve Güneş Sistemi'nin mensup olduğu Samanyolu gökadasının ortalama çapı 90 bin
ışık-yılı (Eliptik gök adamızın dar çapı 60, uzun çapı 110 bin ışık yılı)...
Saniyede 300 bin km hızla, yani ışık hızıyla gidilirse 1 ışık-yılı 9.5 trilyon
kilometre...
En yakın
gökada Andromeda 2 milyon ışık-yılı uzaklıkta. ''Bu evrende'', milyarlarca
yıldız içeren yüz milyonlarca gökada (galaksi) var.
İnsan ömrü
şartlanmasıyla ''solucan deliği'', veya ''ışınla-ma'' gibi kestirme yollardan
uzak diyarlara gitmek düşü bu yüzden kuruluyor.
|
|